Türkiye’nin İran ile ABD-İsrail hattında tırmanan çatışmalar karşısındaki sürdürmeye çalıştığı dengeli politika ve güvenlik durumu savaşın beşinci gününde İran’dan yönelen bir balistik füzenin imha edilmesi ile farklı bir boyut kazandı.
Ankara bir yandan kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını sağlamaya çalışırken, diğer yandan çıkmasını engelleyemediği savaşın tüm bölgeye yayılmasını önlemek için diplomasi yürütmeyi hedefliyordu.
Ancak Millî Savunma Bakanlığı (MSB) yaptığı son açıklamada İran’dan ateşlenip Türkiye’ye doğru ilerleyen bir balistik füzenin düşürüldüğünü duyurdu.
Bu da Türkiye’nin izlediği politika ile ilgili yeni tartışmaları beraberinde getirdi.
Füzenin neden ve nasıl ateşlendiğine ilişkin detaylar bilinmiyor, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi arayarak Ankara’nın tepkisini iletti ve çatışmaların yayılmasına neden olacak her türlü adımdan kaçınılması gerektiğini ifade etti.
NATO ise “İran’ın Türkiye’yi hedef almasını kınıyoruz. Türkiye’nin yanındayız” açıklamasını yaptı. Füzenin Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından angaje edildiği açıklanmıştı.
Türkiye ile İran arasında tarihten gelen kendine özgü bir bölgesel rekabet ilişkisi varken iki ülke arasındaki sınır küçük değişiklikler dışında dünyanın en istikrarlı sınırlarından biri olma özelliği taşıyor.
İran’ın Körfez ülkelerindeki enerji tesisleriniya da diğer bazı ülkeleri hedef alarak maliyet üretmeye çalışması Ankara’da endişe yaratıyordu.
Bu arada savaşın öncesinde ve çıktığı ilk anda İran ile ilgili daha temkinli bir dil kullanan Fidan en son TRT’deki açıklamasında Tahran’a yönelik eleştiri dozunu arttırmıştı.
Savaşın etkileri yayılacak mı?
DW Türkçe’deki haberde yer alan bilgilere göre Türkiye, İran krizinde üç temel hedefi aynı anda yürütmeye çalışıyor: Savaşın bölgesel bir felakete dönüşmesini önlemek, kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumak ve diplomatik çözüm için arabulucu rolünü güçlendirmek.
Bakan Fidan’ın yaptığı son açıklamalar Türkiye’nin bu krizi yalnızca askeri bir çatışma olarak değil; enerji güvenliği, göç, terör ve bölgesel güç dengeleri açısından çok boyutlu bir risk alanı olarak değerlendirdiğini gösteriyor.
Edinilen bilgilere göre Ankara, İran ile ABD-İsrail hattında başlayan savaşın etkilerinin sadece İran’la sınırlı kalmayabileceğini hesaplıyor ve çatışmaların bölgenin tamamına yayılan bir istikrarsızlık üretme potansiyeli taşıdığını düşünüyor.
Bu nedenle savaş çıkmadan önce önleyici diplomasi yürüten ancak başarılı olamayan Ankara’nın bu aşamadan sonraki temel önceliği savaşın yayılmasını ve bölgesel bir savaşa dönüşmesini engellemek.
Fidan, İran’a saldırıların ardından yaptığı ilk açıklamada savaş çıkmaması için mücadele verdiklerini söyleyerek “Yaratıcı çözümler de sunduk açıkçası. Hatta savaşın başlangıcını geciktirmiş de olduk. Belki bir neticeye ulaşabilirdi ama [İran] eski yönteme dönmeyi tercih etti” demişti.
Ankara, bu nedenle diplomatik girişimlerini “ateşkes ve müzakereye dönüş” çağrısı etrafında şekillendiriyor. Fidan bunun için hem ABD hem İran hem de Avrupa ve Körfez ülkeleriyle yoğun diplomasi trafiği yürütüyor.
Türkiye ayrıca ABD Başkanı Donald Trump ve çevresini ikna ederek Washington’u daha sınırlı bir hedefte tutmaya çalışıyor.
Krizde kendisini savaşın tarafı olarak değil, potansiyel bir arabulucu olarak konumlandırmaya çalışan Ankara, tarafların “kaybeden gibi görünmeden” masaya dönebileceği bir diplomatik formülün bulunması gerektiğini savunuyor.
İktidara yakın kesimlerin yorumlarında ise Türkiye’nin İran’ın gücü ile ilgili bir ikilemle karşı karşıya olduğu da sık sık dillendiriliyor. Buna göre İran’ın tamamen çökmesinin ya da bir iç savaşa sürüklenmesinin Türkiye için istenilen bir durum olmadığını belirten bu kesimler, diğer yandan Tahran rejiminin bu krizden daha güçlenerek çıkmasının da Türkiye için sorun olacağını belirtiyor.
Ankara’nın diğer kaygısı terör ve etnik çatışma
İran’da ulusal birliği sağlayan merkezi otoritenin ABD ya da İsrail saldırılarının uzun sürmesiyle zayıflaması ve ülkenin bir etnik iç savaşa sürüklenmesi ihtimali de Ankara’daki bir diğer kaygı.
Etnik çatışmaların artmasının getireceği risklerden birisi de kitlesel göç ihtimali.
Bu nedenle Ankara’nın diplomasiye dönülmesi çabalarına rağmen krizin uzun sürmesi ve yeni güvenlik riskleri üretmesi ihtimali en ciddi senaryolardan biri olarak değerlendiriliyor.
Bu çerçevede ABD basınında son günlerde çıkan veABD’li yetkililere dayandırılan “Kürt grupların sahada kullanılacağı” haberlerisonrası İran sınırındaki hareketlilik Ankara’nın odak noktalarından biri.
Türkiye, İran’daki olası istikrarsızlık ortamının PKKile İran uzantısı PJAK’ın ve benzeri örgütlerin faaliyet alanını genişletme ihtimalini dışlamıyor.
Türk yetkililere göre terör örgütleri bulundukları ülkelerdeki zayıflık ve bölünmüşlüklerden yararlanıyor. Bu nedenle Cumhur İttifakı yetkilileri sık sık Ekim 2024’te başlatılan “Terörsüz Türkiye” hedefinin aynı zamanda bölgesel güvenlik dengeleriyle bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Yeni bir göç sorunu da masada
Türkiye’nin İran’la 534 kilometrelik uzun bir kara sınırı bulunuyor. Bu nedenle savaşın uzaması halinde Ankara’nın karşı karşıya kalabileceği en ciddi risklerden biri yeni bir göç dalgası.
Ankara Suriye iç savaşı başlarında izlenen göç politikasını yanlış bularak, bu kez aynı hatayı yapmak istemiyor ve bu nedenle önlemlerini aldığını belirtiyor.
Türk yetkililer, İçişleri Bakanlığı, AFAD, MİT ve diğer kurumların katıldığı koordinasyon toplantılarıyla farklı senaryolar üzerinde çalışıldığını belirtiyor.
Sınır güvenliği ve hazırlıkların özellikle Suriye krizinden çıkarılan dersler doğrultusunda güçlendirildiği ifade edilirken, olası senaryolar arasında göçü İran topraklarında durdurmak için cepler oluşturulması da bulunuyor.
Bu kapsamda Türkiye büyük bir göç dalgası ile karşı karşıya kalması durumunda “gelenleri mümkün olduğu kadar sınırlarının dışında” kontrol altında tutmak istiyor ve bunun için bu amaca uygun bölgeler oluşturmayı önceliyor. Kaynaklara göre bu bölgeler askeri anlamda bilinen tampon bölge tanımından ziyade sivillerin kalabileceği kamplar gibi kurgulanıyor.
Enerji güvenliği ve ekonomik riskler
Ankara açısından İran krizinin en kritik boyutlarından bir diğeri de enerji güvenliği.
Türkiye hem İran’dan doğalgaz alan hem de Körfez enerji hatlarının güvenliğine bağlı bir ülke konumunda.
Bu nedenle İran’dan gaz akışının kesilmesi veya Körfez’de enerji altyapılarının hedef alınması Türkiye için doğrudan ekonomik risk anlamına geliyor.
Aynı zamanda Hürmüz Boğazı’nın sürekli bir şekilde kapanması ihtimali küresel enerji ve finans piyasalarında ciddi dalgalanmalar yaratabilecek bir senaryo olarak görülüyor ve Türkiye ekonomisini pek çok farklı açıdan doğrudan etkiliyor. (DW Türkçe / Gülsen Solaker)













